Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

Sessizlik de Çığlık Atar

Srebrenica---1

Sabah saat altıda hareket edecek otobüs ile Bosna’nın Tuzla şehrinden Srebrenica’ya gideceğim ama içim kıpır kıpır, bir türlü gözüme uyku girmiyor. Bilmiyorum niye ama içimde müthiş bir korku var. Velhasili gözümü bile kırpmadan tekrar üzerimi giyinip saat beş gibi kaldığım yerden otobüs terminaline doğru yola çıkıyorum. Tuzla'dan otobüse atladığım gibi hedef Srebrenica. Yolda vereceğimiz kısa molada şoförün söyleyediğine göre otobüs bugünkü kadar hiç dolu olmamış. Bu doluluğun sebebi ise buraya ‘gönüllü’ olarak gelen 16-18 yaşlarında İtalyan gençlerden oluşan bir grup. Başlarında ise 24 yaşında bir liderleri var. Sözde buraya bir hafta boyunca Srebrenicalı ailelere psikolojik destek vermek için gelmişler.

Başlarındaki eleman olmayan İtalyan İngilizcesiyle bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor. "Sen en iyisi İtalyanca konuş belki ne demek istediğini daha iyi anlarım" diye cevap veriyorum ama onu da anlamıyor Giovanni. "Sorry?" Sonunda uzun bir mücadele sonucu, içinde "turist" ve "Srebrenica" anahtar kelimeleri geçen ve tahminimce "neden Srebrenica’ya gidiyorsun, orası turistlik yer değil ki’" tarzı bir cümle mırıldanıyor. Diyorum peki sen ne yapmayı planlıyorsun bu bir hafta içerisinde? Srebrenica’daki tüm sorunları çözmeyi mi? Ya peki hangi dilde anlaşmayı düşünüyorsun insanlarla? Urduca mı yoksa Çince mi? Bunları da anlamıyor ama bizim delikanlı kafaya koymuş bir kere, Srebrenicalıları tüm dertlerinden kurtaracak birkaç gün içerisinde. 

Sonradan otobüse binen yolculardan biri yanıma oturunca selam veriyorum ve tebessüm ederek merhaba dercesine başını eğiyor. Sohbetimizin daha ilk başında bana Almanca olarak yönelttiği "Almanca biliyor musun?" sorusunu evet diye yanıtlayınca "tamam" dercesine baş parmağını havaya kaldırıyor. Sonra başlıyor benimle güzel bir şekilde Almanca konuşmaya. Almancası iyi, şaşırıyorum haliyle ve sebebini anlatıyor hemen. Kendisi Bosna Savaşı esnasında Almanya'ya göç edenlerden. Orada bir süre kalmış ve Alman hükümetinin geri dönenlere ufak tefek bir iş kurabilmeleri için maddi yardımda bulunacağını açıklaması üzerine bu imkandan yararlanıp tekrar topraklarına geri dönmüş. Sohbetimiz esnasında bol bol savaş zamanı burada yaşadıkları zor şartlardan bahsediyor. Orada birkaç yıl kalmasına rağmen iyi Almanca öğrenmiş diyebilirim. Darısı 30 yıldır Avrupa'da yaşayıpta hâlâ doktora derdini anlatabilmek için tercüman arayanların başına.Daha sonra vedalaşıyoruz ve yol üzerindeki bir hayvan pazarında iniyor.

Otobüsümüz seyir halinde iken bir taraftan manzarayı seyrediyor diğer taraftan da okumuş olduğum kitapta altını çizdiğim satırlara tekrar göz atıyorum. Yol üzerinde büyükçe bir otobüs terminalinde 15-20 dakika mola veriyoruz. Şoföre gel bir şey içelim diyorum İngilizce ve o da bana çat pat Almancasıyla tamam diye cevap veriyor. Konuşmaya çalışsam da pek oralı olmuyor. Birkaç cümle dışında ağzından laf alamıyorum. Ta ki otobüsümüz Potoçari Anıt Mezarı'nın önünde durduğunda bagajımı verirken bana 'nerelisin?' diye sormak aklına gelinceye kadar.  Türk'üm deyince omuzuma vuruyor ve daha kısa zaman öncesine kadar mahkeme duvarı gibi olan suratında bir tebessüm beliriyor. Bu, kendisiyle son karşılaşmamız olmuyor. Mostar'a gitmek üzere Saraybosna otobüs garında otobüsüme doğru ilerlerken bir anda tekrar karşılaşıyoruz ve sesli bir şekilde bağırıyor beni görünce. Kısa bir muhabbetin ardından tekrar vedalaşıp ayrılıyoruz.

Potoçari Anıt Mezarı'na girip etrafta dolanmaya başladıktan kısa süre sonra ailece yakınlarının mezarlarını ziyarete gelen ve İsviçre'nin St. Gallen şehrinde yaşayan Bosnalı bir aileyle karşılaşıp tanışıyorum. Kendimi yine bir Almanca muhabbetin içerisinde buluyorum. Buralarda Almanca bilen kolay kolay aç kalmaz diye düşünüyorum bir ara. Türk olduğumu söyledikten sonra ise aile reisi şu sözleri sarfediyor:

"İşte Türkleri bundan çok seviyorum, geri döndüğünde herkesten buraya gelip buraları bir görmelerini rica et benim adıma. Unutmayın, Sırplar buradaki Boşnak Müslümanları öldürürken onları Bosnalı oldukları için değil, Türk oldukları için öldürdüler'. Geldiğin için çok teşekkür ederim."

Daha sonra üzerinde İsviçre'deki telefonu ve adresi yazılı kağıdı uzatarak mutlaka beklediğini söylüyor. Yolum düşerse neden olmasın diyerek kendileriyle vedalaşıyorum.

 

Potocari-1

Saat henüz 09:30-10:00 civarlarında olmasına rağmen güneş kendini fazladan hissetirmeye başlıyor ve ortalıkta birkaç ziyaretçi aile dışında kimseler yok. Daha sonra İsveç'te yaşayan ve babası dahil ailesinden neredeyse tüm erkekleri Srebrenica'da kaybetmiş benim yaşlarımda bir arkadaşla tanışıyorum. Bir taraftan beraber mezarlıkta dolanırken diğer taraftan da kendisinin Srebrenica hakkında anlattıklarını dinliyorum. Muhabbet İnglizce dönüyor haliyle ve İngilizcesi iyi. Savaş zamanı çocuk olması nedeniyle Srebrenica'dan annesiyle beraber sağ kurtulabilmiş şanslılardan, daha sonradan da İsveç'e göçmüşler. 10-15 dakika annesi gelene kadar muhabbet edip daha sonra karşılıklı olarak iletişim bilgilerimizi not ederek ayrılıyoruz.  Son olarak İsveç'e beklerim deyince, gitmiştim ama bir gün neden olmasın deyip devam ediyorum.

Bir taraftan mezarlıkta fotoğraf ve video çekiyor diğer taraftan da etraftaki tek tük insanları gözlemliyorum. Kılık kıyafet konusunda bizdeki mezarlık ziyareti kültüründen farklı bir kültürleri olduklarını söylemek mümkün. En azından hatunların bu konuda rahat takıldıkları söylenebilir. Doğrusu önceden gerek merak gerekse üniversite kanalıyla Hristiyan mezarlıklarında birkaç defa bulunmuştum ama bu kadar açık giyinen bayanlara oralarda dahi rastlamamıştım. Aynı tarzdan bir olaya buraya gelmeden bir önceki durağım olan Bosna'nın Tuzla şehrinde bulunan bir caminin bahçesindeki cenaze töreninde de denk gelmiştim.

 

Potocari-9

Daha sonra buradan yolun hemen karşısında bulunan ve savaş zamanı BM Kampı olarak kullanılan eski batarya fabrikasına geçip burada da biraz vakit geçirerek fotoğraf çekiyorum. İçeride benden başka kimsecikler yok. Aklıma gelmişken belirteyim, Haluk Levent 'Srebrenitsa' isimli parçasının klibini Potocari Anıt Mezarı ve Soykırım Müzesi'nde çekmişti. Henüz dinlemediysen bir dinle bakalım:

 

 

Duvarlara sıra sıra asılmış ve bir zamanlar buralarda yaşanan olayları belgeleyen fotoğraflara bakıyorum tek tek. İtiraf ediyorum ki, uzun zamandır bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. İçinde benden başka kimseciklerin bulunmadığı eski fabrikanın tavanında asılı bulunan borulardan damlayan suyun duvarlarda yankılanan sesinin tüylerimi diken diken ettiği anlar hep aklımda. İçeride yaklaşık bir 45 dakika zaman geçirdikten sonra dışarıdan bir grubun sesleri gelmeye başlıyor. İçeri girdiklerinde anlıyorum ki, bunlar da İtalyan. 14-15 yaşlarında bir öğrenci kafilesi. Burada ne kadar da İtalyan gelirmiş böyle, yoksa hepsi bana mı denk geldi bilemiyorum. Gelmeleri bir bakıma iyi oluyor çünkü böylece onlarla beraber Srebranica hakkında kısa bir belgesel film seyretme imkanı da buluyorum. Müzeden çıkmadan son olarak ise ziyaretçi defterini imzalıyorum.

 

Srebrenica - Potoçari Soykırım Müzesi

Bitmek üzere olan kameramın yedek aküsünü doldurmak amacıyla anıt mezarın hemen karşısında bulunan hediyelik süs eşyaları satan ufak dükkana giriyor ve bir kenarda oturan yaşlı kapalı bir teyzeye selam veriyorum. Raflardaki hediyelik eşyalara bir göz ataraktan, bir tişört ve bir de biblo satın alıyorum. Teyzem maşallah çetin ceviz çıkıyor, pazarlık esnasında Nuh diyor, Peygamber demiyor. Hayatımda yaptığım en kötü pazarlık olarak defterime not düşüyorum. Yedek aküyü şarj etmek üzere prize takarak tekrar anıt mezara geçip biraz soluk almak amacıyla içeride üstü kapalı ama etrafı açık mescit tarzı yere çöküyorum.

 

Potocari-8

Yine onunla muhabbet bununla muhabbet, fotoğraf ve video çekimi derken öğleden sonra Srebranica'ya doğru gitmeye karar veriyorum. Tekrar yaşlı teyzenin dükkanına uğrayıp yedek aküyü aldığım gibi sırt çantamı sırtladığım anda müzede ziyaretçi defterini imzalarken kenara koyduğum güneş gözlüğümü orada unuttuğumu fark edince tekrar müzeye dönüyorum ve içeride oturan iki bayan ve bir beyle karşılaşıyorum. Kendilerine bir gözlük görüp görmediklerini sorunca bayanlardan biri çantasından gözlüğü çıkararak bana uzatıyor ve teşekkür ederek alıyorum. Kendisi müzenin müdüresiymiş.

Daha sonra tekrar geldiğim dükkanda teyzenin tavsiyesi üzerine Srebrenica yönüne giden içinde müşteri bulunan taksilerden birine el işareti yaparak durduruyor ve 2 Mark karşılığında Srebrenica'ya varıyorum. Yol boyunca sanki savaştan daha dün çıkmış gibi yıkık dökük vaziyetteki evleri seyrediyorum. Sonradan Srebrenica'nın içinde de göreceğim üzere durum neredeyse her yerde aynı.

 

Srebrenica---1

Srebrenica, savaştan önce madenleri ve şifalı sularıyla meşhur ve yaklaşık olarak 8.000’i Müslüman 10.000 kişilik nüfusa sahip şirin bir kasabaymış. Bugün itibariyle kasabada savaş öncesi hizmet vermiş otellerin enkazlarını görmek mümkün. 

Srebrenica---9

Burada geçirdiğim süre zarfında insanların suratlarında gerçek anlamda boş bir ifade gözlemliyorum. Sanki savaş her an yeniden kopacak gibi garip bir hava hakim etrafa. Her yer çok sessiz, sessizlik çığlık atıyor adeta. Sokaklarda pek insan görmek mümkün değil. Kasabanın havası beni şimdiden bayağı bir bunaltıyor vesselam.

Taksiden indiğim yerden yukarı doğru yürümeye başlayınca bir bayana denk geliyorum ve burada ne arıyorsun tarzı bir bakış atarak tekrar dükkanına giriyor. Daha sonra denk geldiğim kapalı bir bayana yiyecek bir şeyler aradığımı söyleyince, eliyle gel diye işaret yaparak benimle yaklaşık 5 dakika boyunca yürüyor ve ileride bir sokağın başına geldiğimizde bir yer göstererek geri dönüyor. Kendisine teşekkür ederek yola devam ediyorum.

 

Srebrenica---2

Bayanın tavsiye ettiği lokantaya yemek yemek için uğrayınca orada, yanında bir başka bayanla bulunan ve müzede gözlüğümü geri veren müdüre hanıma denk geliyorum tekrardan. Eliyle bizim masaya gel işareti yapınca yanlarına geçiyorum ve konuşmaya başlıyoruz. Yanındaki bayanı tanıştırıyor öncelikle, kendisi Hollandalıymış. 'Çok ilginç' deyince, (savaş zamanı bölgede görev yapan Hollandalı askerleri kastederekten) evet hem bizi Sırplara teslim edip öldürttüler, hem de ziyaretimize geliyorlar diye kahkaha atıyor ve konuşmamız esnasında Hollandalı bayan birçok defa bu tarz iğneleyici laflardan nasibini alıyor. Hollandalı ilk defa 2001 senesinde gelmiş buraya. Hollanda devleti tarafından desteklenen projeler üretmesi nedeniyle de birçok defa daha yolu düşmüş daha sonraları Srebrenica'ya. Kısacası burada bulunmasının nedeni tamamen duygusal.

Bu arada bizim müdüre hanım 'Feriha' dizisinin hastasıymış. Ne olur bana Feriha'yı kim öldürdü öğren ve e-posta yoluyla cevap yaz diyerek kartını uzatınca, önce şaka yaptığını düşünüyorum. 'Al al' diye ısrar edince de ciddi olduğunu anlıyorum. Daha sonra 'ben nereden bileyim Feriha'yı kim öldürdü, ayrıca Feriha da kim?' diye sorunca da bu sefer de o benim kendisiyle dalga geçtiğimi düşünüyor. Meğersem kendisi bir filmden bahsediyormuş. Evimde televizyon bile yok ve dolayısıyla da televizyon bakan bir insan değilim. Dizi desen, işim olmaz. Gerçekten bilmiyorum ama siz yine de kartınızı verin öğrenirsem yazarım diyerekten kartı gömleğin cebine atıyorum. Yemekten sonra bir de müdüre hanımın ikramı Bosna kahvemi içiyor ve kendileriyle vedalaşıyorum.

Srebrenica---8

Srebrenica sokaklarını tekrar voltalamaya başladıktan kısa bir süre sonra içeride iki erkek ve bir bayanın oturduğu küçük kafe tarzı bir yer görüp yaklaşarak oturanlara selam veriyorum. Bayan hemen fırlayıp yanıma geliyor ve İngilizce selam vererek konuşmaya başlıyor. Aksanından Amerikalı olduğunu anlayınca kendisine 'burada mı yaşıyorsunuz?' diye soruyorum. 'Bir anlamda evet' cevabını alınca kaşlarımı çatıp kafamı nasıl yani dercesine yana doğru çevirmemle başlıyor anlatmaya. Kendisi Srebrenicalı Sırplar hakkında bir doktara tezi yazıyormuş. Daha konuşmamızın çok başındayken 'buradaki Sırpları katil olarak gösteriyorlar, onlar sanıldığından çok daha iyi insanlar' tarzı laflar ederekten nereli olduğumu ve Srebrenica'ya neden geldiğimi soruyor. Türk olduğumu ve tahminimce her ne kadar kendisi gibi bu konu hakkında bir doktora tezi yazmasam da aşağı yukarı aynı nedenlerden dolayı burada olduğumu söyleyince de, daha bir agresif tavır takınmaya başlıyor. İstersen buradaki duvarlarda bulunan kurşun izlerini çekmek yerine aşağıda bulunan araç park yerlerini de çekebilirsin, bu senin bakış açına bağlı tarzından bir cümle sarfedince konuyu tam anlayamadığımı ve açıklık getirmesini rica ediyorum. Buradaki araç park yerlerinin parasını Srebrenicalılar ödemesine rağmen senin gibi yabancılar gelip onların yerlerine park ediyorlar deyince; bak güzel bayan, sanırım dalga geçiyorsun. Bu kadar yolu park sorunlarını çözmeye gelmedim. Benim de amacım sadece buraları görmek ve ayrıca unutma ki, ikimizde burada yabancıyız ve sen de benimle aynı konumdasın. Ayrıca arabamla falan da gelmedim, kimsenin yerine aracımı da park etmedim deyince de, buradaki Müslümanlar şöyle böyle tarzı laflara girişiyor benim Amerikalı demokrat ablam. Bakıyorum bunun derdi cıngan çıkarmak, konuşmaya devam ettiği sırada 'otobüsüm gidecek ben yavaştan yol alsam iyi olacak' deyip devam ediyorum. Emine Çaykara'nın 'Tarihçilerin Kutbu Halil İnalcık isimli biyografi kitabında okumuştum, birine laf anlatamayacığını anlayınca lafı daha fazla uzatmadan 'haklısın' de ve geç diyordu Hoca.

Potocari-4

Hollandalı bayanla Srebrenica'dan Saraybosna'ya gitmek üzere bindiğim otobüste tekrar karşılaşıp göz göze gelmemize rağmen kafasını çevirip beni görmemezden gelince ben de yanına oturmamayı tercih ediyorum. Otobüsümüzün hava karardığı saatlerde Saraybosna otobüs garajına girmesi ve tahminimce etraftaki arıza tipler nedeniyle hatunun kendini pek de güvende hissetmemesi nedeniyle otobüsten indikten daha birkaç adım ileride bana gelip 'hey, sen de mi buradasın' tarzı aptalca  bir cümle kurması ise benim açımdan çok komik bir andı. Sonra da kendisine pas vermeyip devam ettiğimi görünce biraz bozuldu..

 

Srebrenica'da neler oldu?

Not: Birazdan okuyacakların bu konu hakkındaki gazete makaleleri, belgesel ve kitap gibi farklı kaynaklardan toplayarak bir araya getirdiğim bilgilerden oluşmaktadır. Bilimsel bir makale olma özelliği taşımadığından kaynak belirtme ihtiyacı hissetmeyerek sadece Srebrenica'da yaşanan olaylara kendimce yüzeysel olarak kısa bir özet getirmek istedim.

****************************************************************************************

BM Güvenlik Konseyi 16 Nisan 1993’te yaptığı olağan toplantısından sonra aralarında Saraybosna, Tuzla, Jepa, Gorajde ve Bihaç ve Srebrenica’nın bulunduğu altı bölgeyi ‘Güvenli Bölge’ ilan eder ve artık gerek kalmadığı gerekçesiyle Boşnakların ellerindeki silahlar Barış Gücü askerleri tarafından toplanır. Bu, aynı zamanda sonun başlangıcı anlamına gelir. Çok değil yaklaşık iki yıl sonra Srebrenica isimli ‘Güvenli Bölge’ İkinci Dünya Savaşı’ndan beri gerçekleştirilen en büyük soykırıma sahne olur ve bahsettiğimiz o Barış Gücü olaylara seyirci kalır ve hatta bir adım daha öte giderek soykırıma zemin hazırlarlar.

Srebrenica’ya sadece birkaç km uzaklıkta bulunan Potoçari, aynı zamanda savaş zamanı kilidin kırıldığı Hollandalı askerlerden oluşan BM kampına da evsahipliği yapan yerdir. Bu kamp savaştan önce batarya fabrikası olarak faaliyet gösterir ve savaşın başlamasıyla beraber BM'e ait bir üs olarak kullanılmaya başlanır. Bugün itibariyle ise tam anlamıyla bir ölüm sessizliğine bürünmüş, katledilen insanların o günlerdeki hallerini gözler önüne seren fotoğrafların sergilendiği bir müze olarak hizmet vermektedir. 11 Temmuz 1995 Srebrenica Katliamı olarak tarih sayfasında yerini alan olayın tohumlarının atıldığı yer aynı zamanda Potocari BM kampıdır. 

'Neden Bosna Savaşı Srebrenica ile anılır oldu?' diye bir soru oluşabilir zihinlerde. Yerlilerin anlattığına göre savaş zamanı Bosnalı Müslümanların yaşadığı her yer Srebrenica ile aynı kaderi paylaşır ama Sırbistan sınırında bulunan Srebrenica'nın coğrafi açıdan Bosna Sırpları ile Sırbistan (Sırpları) arasında engel oluşturması buranın kaderini belirleyen olay olur. 

Srebrenica, savaştan önce madenleri ve şifalı sularıyla meşhur ve yaklaşık olarak 8.000’i Müslüman 10.000 kişilik nüfusa sahip şirin bir kasabadır. Bugün itibariyle kasabada savaş öncesi hizmet vermiş yıkık dökük oteller görmek mümkün. Savaş esnasında Srebrenica’ya sığınan insanlar nedeniyle nüfus tam olarak 60.000’e çıkar ve böylece kıtlık baş gösterir. Kasabada sadece kıtlık ve hastalıklardan dolayı her gün 20-30 insan hayatını kaybeter.

Srebrenica hakkında araştırma yaparken ismine en çok denk geleceğin şahıs şüphesiz Hasan Nuhanoviç olacaktır okuyucu. Önemli bir mevkide hizmet veren bir devlet görevlisinin oğlu olan Hasan Nuhanoviç, savaştan önce Saraybosna’da makina mühendisliği okuyan bir öğrencidir ve savaşın başlamasıyla ailesinin yanına döner. Yaşadıkları Vlasenica kasabası Sırplar tarafından ele geçirilince ailece Srebrenica’ya sığınır ve burada terkedilimiş bir eve yerleşirler. Srebrenica’da zor ve hastalıklarla dolu bir yaşam karşılar onları. Hasan Nuhanoviç, altı ay sonra savaş esnasında tüm entrikaların döndüğü Birleşmiş Milletler Potaçari kampında tercümanlık yapmaya başlar ve tüm olaylara birinci dereceden şahitlik eder.

Srebrenica’da görevli olduğu BM kampı komutanı tarafından Sırplara teslim edildikten sonra öldürülen Boşnakların içinde babası ve kardeşi de vardır. Babasının vasiyeti üzerine hayatta olduğu sürece orada yaşananları tüm dünyaya anlatacağını söyleyen Hasan Nuhanoviç'e göre, 1993 yılında Srebrenica’ya gelen Barış Gücü askerlerinin olası bir Sırp saldırısında Boşnak Müslümanları koruyacak yeterli güce sahip olmamalarına rağmen, BM Potoçari Kampı'ndan sorumlu Hollandalı komutan olası bir Sırp saldırısı durumunda birkaç dakika içerisinde bölgeye ulaşabilecek hava yardımına sahip olduklarını söyleyerek onu ve yanındakileri ikna etmeye çalışır.

Sırplar daha sonra BM gözlem noktasına saldırıp ele geçirirler. Bu saldırı ile Sırplar Boşnaklara bir anlamda şu mesajı vermek isterler: 'Kendi gözlem noktasını korumaktan aciz bir BM, sizleri nasıl korusun?'

Bu savaş, bir tarafta eski Yugoslavya ordusunun tüm olanaklarına sahip Sırp ordusu, diğer tarafta da Yugoslavya’ya uygulanan ambargodan en çok etkilenen kendileri olan ve bu ambargo nedeniyle de mermi dahi bulamadıkları eski model hafif silahlarıyla kendilerini korumaya çalışan Boşnak Müslümanları karşı karşıya getirir. Sırplara az sayıda Yunanistan, Rusya ve Ukrayna'dan gelen gönüllüler de katılır. Savaş zamanı yine aynı söz konusu ülkeler tarafından gerek Tuna Nehri gerekse kara yoluyla petrol ve diğer yardımlar da yapılır Sırplara.

Bosna Savaşı’na damgasını vuran isimlerden biri olan Slobodan Miloseviç’in bir zamanlar özel korumalığını yapmış olan polis şefi Nasır Oriç’in kurduğu direnişçi örgüt, Srebrenica’yı Sırp saldırılardan korur lâkin zamanla dışarıyla bağlantısı kesilen şehirde erzak ve cephane tükenir ve direniş de zamanla kendiliğinden çözülür. Hasan Nuhanoviç’in anlattıklarına göre BM’nin tepki vermemesi nedeniyle sürekli artan Sırp saldırılarına karşı kasabadaki insanların burayı koruyacaklarına dair inançları kalmamış olmakla beraber, hepsinin tek isteği buradan sağ sağlim çıkmaktır.

Daha sonraları Potoçari kampında oynadıkları rolden de anlaşılacağı üzere BM askerleri sadece sembolik olarak oradalardır ve Sırplar üzerinde hiçbir caydırıcı etkileri olmaz. Öyle ki, bırakın buradaki mültecileri, dışarıdan gelen yardım malzemelerini bile koruyamazlar. Yardım malzemelerini kontrolden geçirerek çok kısıtlı sayıda şehre girmelerine izin verenler yine Sırplardır. Aynı zamanda geçişine izin verdikleri gıda malzemelerini zehirledikleri ve bu nedenle de bazı Boşnakların hayatlarını kaybettikleri bile iddia edilmektedir. Her savaşta olduğu gibi Srebrenica’da da bu işin karaborsası oluşur ve yardım malzemeleri halktan önce karaborsacıların eline geçerek kendileri için gönderilen bu malzemelere yüksek fiyatlar ödeyerek sahip olabilirler. Maddi gücü yetersiz olanlar ise kıtlıkla karşı karşıya kalırlar. Böylece savaş yine bazı kesimlere yarar ve onlar savaştan tek kazançlı çıkan taraf olurlar. Viyana'da aynı bölümü okuduğum Bosnalı bir arkadaşımın babası da bu yolla zengin olmuş kişilerden biri.

BM askerleri savaş esnasındaki kıtlık ortamından yararlanarak Boşnak kadınları kötü amellerine alet etmekten de geri kalmazlar; kendilerinden yardım istemeye gelen kadınlarla bir parça yiyecek ya da bir paket sigara karşılığında ilişkiye girerler.

6 Temmuz 1995’te Sırplar tank ve top ateşiyle yoğun bir bombardıman düzenlemeye başlarlar Srebrenica’ya. Saldırıların artması üzerine Boşnaklar Barış Gücü’ne teslim ettikleri silahlarının geri verilmesini isteseler de BM Potoçari Kampı Komutanı Hollandalı Albay Karremans’dan aldıkları olumsuz yanıtla karşılaşırlar.

Sırp saldırıları sonucu canlarından endişe eden insanlara posta binası önünde seslenen Hollandalı Komutan Karremans, ‘Sırpların ertesi gün sabah saat altıya kadar Güvenli Bölge’den çekilmedikleri takdirde NATO uçaklarının büyük bir hava saldırısı başlatacağını duyurur ve bu olay insanlar arasında coşkuyla karşılanır.

Sonuç olarak ne Sırplar beklenen saatte geri çekilir ne de beklenildiği üzere BM tarafından bir hava saldırısı gerçekleşir. Hava saldırısı gerçekleşmez çünkü bu sefer de Bosna’daki Barış Gücü’nün Komutanı Fransız General Bernard Janvier buna karşı çıkar.

10 Temmuz’da başlayan ikinci bir Sırp saldırısına karşı Albay Tom Karremans NATO’dan hava desteği talep eder ve Fransız General buna gerek olmadığını belirterek karşı çıkar. Sonuç olarak NATO uçakları Srebrenica üzerinde birkaç saat ikaz uçuşu yapıp üslerine geri dönerler. En büyük NATO faaliyeti ise 11 Temmuz’da gerçekleşir. İki NATO F16 uçağı bir Sırp zırhlı personel taşıyıcısını vurur ve bir tanka isabetsiz atış yapar. BM bununla yetinmeye karar verir ve Sırplara karşı hava harekatı durdurulur.

Daha sonra Hollandalı Barış Gücü askerleri Fransız General Janvier’den aldıkları emir doğrultusunda tek bir kurşun bile atmadan Srebrenica'ya 5-6 km mesafede bulunan Potoçari kampına çekilirler ve Srebrenica düşer. Srebrenica katliamının en ilginç boyutlarından biri ise en kritik günlerde bazı BM askerlerinin tatile gitmeleri ya da gönderilmeleri ve bir daha da savaş bölgesine geri dönmemeleridir.

Bunun üzerine 25.000 insan canlarını kurtarma adına BM’in Potoçari’de bulunan merkez üssüne doğru yola çıkar ve bunlardan sadece 6000’i kampa girmeyi başarır. Kamplara sığamayan insanlar ya kamp civarında toplanır ya da Boşnakların kontrolünde bulunan Tuzla şehrine kaçmak üzere ormana yönelirler. 3 gün 3 gece sürecek olan ölüm yürüşünü çok az sayıda insan tamamlayabilir.

11 Temmuz 1995’te Ratko Miladiç komutasındaki Sırplar hiçbir direnişle karşılaşmadan kente girerler. Sırpların şehre girmesinden sadece iki saat sonra Sırp komutan Miladiç de Sırp basın mensupları eşliğinde kente girer ve Potaçari kampının önüne kadar gelir. Miladiç, kimseye zarar vermeyeceklerini ve bu nedenle korkmalarına gerek olmadığını, herkesin güvenli bir şekilde şehir dışına çıkartılacağını söyleyerek Boşnak çocuklara çikolata dağıtır. Erkeklere, 30 otobüsün gelip kendilerini Klodnaj’a sevk edeceğini, kontrol bölgelerinden geçerek Aliya İzzetbegoviç’in kuvvetlerine teslim edileceklerini söyleyerekten önce kadın ve küçük çocukların gitmelerine müsade etmelerini ister. Bunun üzerine çaresiz Boşnak kadınlar hep bir ağızdan ‘Hvala’ diyerekten kendisine teşekkür ederler. Kadın ve küçük çocukların önce gitmelerini isteyen Miladiç’in niyetini anlayan Boşnak erkekler çoktan paniğe kapılmışlardır bile.

Kampın önüne gelen Sırp askerlerini gören Hasan, kampı sınırlayan güvenlik bandının dışına çıkarak ne olduğunu anlamaya çalışır. Bu sırada kendisine 'buraya gelsene' diyen Sırp askerlerinin niyetinin onu yakalamak olduğunu anlayınca tekrar bandın diğer tarafına geçer ve söylediğine göre Sırplarla arasında sadece tek bir bant olmasına rağmen Sırplar BM sınırını ihlal etmez ve bir adım bile öteye geçmezler. Hasan'a göre bu olay Sırpların BM sınırına tecavüz etmemeye gösterdiği titizliğin ve dolayısıyla da kamptaki Müslümanların BM eliyle Sırplara verildiğinin en büyük kanıtıdır.

Sırp General Radko Miladiç, kamptaki mültecileri temsil eden ve savaş öncesi önemli bir mevkide hizmet veren bir devlet görevlisi olan Hasan’ın babası İbro Nuhanoviç’le bir toplantı yapar. Miladiç, ordularının yenildiğini ve kendilerine yardım etmek istediğinden sivil halkla işbirliği yapmak istediklerini anlatır kendisine. Miladiç’e göre onlar ölmek zorunda değildir ve kendilerinin hayatları ise İbro Nuhanoviç'in vereceği çok basit bir karara bağlıdır. Direnmenin yersiz olduğunu söylerekten ekler:‘Tanrı size yardım edemez ama ben edebilirim’...

Hemen birkaç metre ileride Miladiç Sırp basın mensuplarına ise şöyle bir açıklama yapar:

İşte şimdi 11 Temmuz 1995’te Sırp Srebrenica’dayız. Büyük Sırp kutsal gününden hemen önce bu şehri Sırp milletine veriyoruz. Müslümanlardan intikamımızı almanın zamanı geldi. Türklere karşı yükselişimizi hatırlayarak...

Bu cümleden de anlaşılacağı üzere bugün bile milliyetçi Sırplar Müslüman Boşnakları 'Türk' olarak görürler ve onlardan bahsederken de 'Türkler' derler.

Miladiç, bir NATO Komutanı olan Hollandalı Albayı karşısına alarak onu adeta bir çocuk gibi sorguya çeker. Miladiç Hollandalı Komutana, neden askerlerine Sırplara ateş etmesi emrini verdiğini ve aynı zamanda da NATO uçaklarının Sırp menzilerini bombalaması yönündeki isteğini sorar. Video kayıtlarında Hollandalı Komutan babası tarafından hesaba çekilen bir çocuk misali iki eli önünde bir şekilde bunun yetkisinin kendinde olmadığını ve bunun daha yüksek kademelerden gelen emirler doğrultusunda olabileceğini söyler.

Daha sonra bir taraftan şaraplarını yudumlarken diğer taraftan da anlaşmaya varır Hollandalı Komutan Karremans ve Sırp komutan Miladiç. Bu anlaşmaya göre Karremans, kendi kampına sığınan Boşnakları Sırplara teslim etmeyi kabul eder. Kampta bulunan mültecilerinin naklini koordine etmesi konusunda Mladiç'ten yardım isteyen (!) Karremans, kendisinin Hollanda savunma bakanlığı tarafından buna yetkilendirildiğini bile söyler. Miladic, BM’in bir komutanına nakil konusundaki şartlarını dikte etmeye başlar. Bir Sırp komutan, BM’e emir verir adeta ve buna itiraz eden de olmaz. Hollandalıların bu kıyağına karşılık olarak Miladiç, esaretleri altında bulunan 35 BM askerini salıvereceklerinin teminatını verir. Srebrenica’nın finale giden son sahnesinde ise iki taraf ‘hayata ve barışa’ kadeh kaldırır.

Peki Sırpların esaretinde bulunan ve emellerine erişebilme adına çok iyi bir koz olarak kullandıkları 35 BM askeri neyin nesidir? Kendileriyle yapılan bir röportajda söz konusu askerlerden bazıları, devriye görevi esnasında Sırpların yaklaştığını görüp hiçbir karşılık vermeden teslim olduklarını söylerler. Söz konusu ‘esir’ askerlere ait bazı video kayıtlarında yaptıkları açıklamalarda bizzat kendi ayaklarıyla Sırplara gittiklerini çünkü kampta kalıp ölmekten korktuklarını söylerler. Sırplardan da ona göre kıyak muamele görürler haliyle. Bir belgeselde güzel bir yemek masası etrafında şarap içen ‘rehinelerin’ kahkahalarla birbirleriyle sohbet ettiği görülmektedir. Sırplar da başlaması olası bir hava saldırısına karşı koyabilmek amacıyla ellerindeki rehin askerleri olası BM hava saldırılarına karşı bir koz olarak kullanırlar ve emellerine ulaşırlar da.

Kamp boşaltılmaya başlar. 30 saat sonra nakil işlemleri tamamlanır. Savaş zamanında baş gösteren yakıt eksikliğine çare Hollandalı askerlerden gelir; katledilecekleri yere taşınan Boşnakların bindikleri otobüslerin yakıtları bizzat Hollandalılar tarafından temin edilir.

Hollanda savunma bakanlığı Srebrenica’da yaşananlardan dakikası dakikasına haberdar olmasına rağmen olaylara müdahale etmekten kaçınır. Katliamdan bir gün sonra, 12 Temmuz 1995 günü, Hollanda savunma bakanı BM kampı komutanını arar ve kendisine moral verir ama ne kadar insanın hayatta kaldığını ve kendilerinin onları korumak için neler yaptıklarını sormaz.

Son olarakta kamptan BM Barış Gücü askerleri ayrılır. Bir video kaydında vedalaşma esnasında Sırp ve Hollandalı komutanların birbilerine karşılıklı hediyeler verdikleri, hatta ve hatta cömert komutanların; 'bu da eşiniz için' diye onların hediyelerini dahi unutmadıkları da görülür.

Şans eseri kurtulanlar dışında tüm insanlar bir soykırıma maruz bırakılır.

BM, Boşnakları yalnız bıraktığı gibi bir de suçu üzerlerine yıkmaktan çekinmez. BM Yugoslavya Koruma Gücü Komutanı General Bernard Janvier, BM’nin Srebrenica’ya müdahale etmesini Boşnakların istemediğini söyler. BM Yugoslavya Özel Temsilcisi Yashushi Akashi ise saldırıları Boşnakların başlattığı yönünde basın açıklaması yapar. Bugün Sırbistan’da kiminle konuşsanız, o zamanlar BM tarafından yapılan bu açıklamalardan pek de farklı bir şey duymazsınız. Belgrad'da konuştuğum bazı milliyetçi Sırplar, Boşnakların bir Sırp düğününü basıp 150 masum insanı öldürmelerinden sonra olayların bu hale geldiğini savunmaktalardı.

Axel Hagedorn, Srebranica kurbanlarının avukatı. Hagerdorn, BM’in olaylar esnasında hava saldırısı başlatması durumunda Srebrenica’da herhangi bir soykırımın kesinlikle gerçekleş(e)meyeceğini, Sırpların bu işi ellerini kollarını sallayarak yapacak kadar zamanları ve fırsatları ol(a)mayacağını savunur. Kendisi ayrıca bunun neden gerçekleşmediği sorusunun ise şu ana kadar hiçbir yerde sorulmadığını da ekler. Hagedorn, Hollandalıların aynı zamanda uzlaşmacı ve pazarlıkçı bir millet olduğunu ve istedikleri durumda bu özelliklerini Mladic ile yapılan görüşmelerde de devreye sokarak Srebrenica katliamını engelleyebileceklerini de hatırlatır.

Hollanda hükümeti ise olaylar anındaki tutumunu, Srebrenica’da görev yapan askerlerin BM komutasında olduklarını ve emirlerin gelmesi gereken yerin yine BM Emir Komuta Merkezi olduğunu söyleyerek savunur. Sonuç olarak Hollanda hükümeti hiçbir şey yapmamıştır ve aradan geçen tam sekiz sene sonra 16 Nisan 2003 tarihinde Srebrenica katliamı nedeniyle istifa etmek zorunda kalır.

Hasan’ın sözde ‘İnsan hakları mahkemesi’ olan Haag’a başvurusu reddedilir. Gerekçe olaraksa Hollandalı askerlerin BM komutası altında oldukları ve sorumlu tutulamayacakları gösterilir. Srebrenicalı anneler de bu konuda Hasan’la aynı kaderi paylaşır; onların başvuruları da reddedilir. Bu seferse gerekçe olarak BM’in dokunulmazlığı nedeniyle sorumlu tutulamayacağı gösterilir. Batı’nın olmayan insanlığı bir kez daha kaybeder, 'insan hakları' denen şeyin bir kez daha havadan ve boş laflardan ibaret olduğu çıkar ortaya. Bir halka yapılan katliam ve tecavüzler görmezden gelinir. 

Hasan Nuhanoviç, Srebrenica olaylarından yaklaşık on sene sonra Bosna-Hersek Polis Görev Gücü Tuzla İstasyonu’ndaki görevine başlayan bir emniyet amiri olan Ali Dikici’nin de tercümanlığını yapar. Ali Dikici, Tuzla’daki görevinin yanısıra Srebrenica hakkında kapsamlı bir araştırma yapar ve bilgi toplarken olayların birinci dereceden tanıklık eden Hasan Nuhanoviç’in verdiği bilgilerden de yararlanır.

Her sene 24 nisanda Türkleri 'soykırım' yapmakla suçlayanlar bununla da yetinmez ve başta savaş zamanı Potoçari kampında görevli komutan olmak üzere bu soykırımın gerçekleşmesine kapı aralayan kendi ‘kahramanlarına’ Ocak 2006’da dünyanın gözüne baka baka madalya takmayı da ihmal etmezler. Srebrenica soykırımı esnasında kör, sağır ve dilsiz kalmayı tercih eden dünya bu duruma da sessiz kalır ve hatta madalya alanlara alkış tutmaktan da geri kalmaz. 

Bugün itibariyle Potoçari’de, 20 Eylül 2003 tarihinde kurulan ve eski BM Kampının hemen karşısında yer alan bir anıt mezar bulunmaktadır. Hemen girişte bulunan bir mermerin üzerine kazılı 8372 sayısı ise burada hayatlarını kaybeden insanları hatırlatmak amacıyla oradadır. Bu sayı birçok kişi tarafından inandırıcı bulunmamakla beraber, günbegün ortaya çıkarılan yeni toplu mezarlar da bunu kanıtlar niteliktedir. 12.000 sayısı birçoğu tarafından daha realist olarak görülmektedir.

İstersen sessizliğin çığlıkları olan Srebrenica’dan yazdığımız bu yazımızı Bosma Müftüsü’nün Srebrenica kurbanlarının defin töreninde söylediği ve Potoçari Anıtmezarı’nda bir mermer taşına da kazınan bu sözleriyle bitirelim okuyucu:

 

Allah başka bir yerlerde başka insanlara başka Srebrenica’lar yaşatmasın (Amin).
 
 
Srebrenica Fotoğraf Galerisi:
 

Add comment


Security code
Refresh